30 Kasım 2015 Pazartesi

BASIN YAYIN DERGİ PROJESİ-MAKALELER

MÜZİK DERGİSİ MAKALE (SES-KASET)
-----------------------------------------------------------------


Jimi Hendrix’in Woodstock’u
Martin Johnson
O sahne aldığında, neredeyse herkes bu sıra dışı festivali terk etmişti. Ama 40 yıl sonra, Woodstock hala Jimi’ye ait. 
Kırk yıl öce yüz binlerce insan (gerçek sayı hiç bir zaman bilinemeyecek) Bethel, N.Y.’da düzenlenen Woodstock Müzik ve Sanat Fuarı için bir araya geldi. Rock müziğin ünlü isimlerinin neredeyse tamamı—Jefferson Airplane, The Who, Janis Joplin, Sly & the Family Stone, Crosby, Stills, Nash & Young, Richie Havens—bu sıra dışı festivalde sahne aldı. Ve seyircilerin neredeyse tamamı bu sanatçıları izledi.
Ancak seyircilerin çok küçük bir bölümü Jimi Hendrix’in performansına (bugün bile gelmiş geçmiş en iyi rock gitar performanslarından biri olan, Woodstock’un simgesi olarak bilinen performans) tanıklık edebildi.
O gün Woodstock’ta olduğunu söyleyebilenlerin birçoğu, Hendrix’in performansını rock tarihinin bu efsaneleşmiş gününü filme alan çok sayıdaki CD ve DVD’ler sayesinde hatırlayabiliyor.
Birçok faktör birleşerek Hendrix’e komplo düzenlemiş gibiydi: yetersiz lojistik planlama, kötü hava koşulları, aşırı kalabalık (yedek olarak çalan ismi duyulmamış toplama grubu söylemeye gerek yok). Hendrix’in performansının (üç günlük hafta sonu festivalinin son gösterisi) 03.00’da başlaması gerekiyordu ancak sahneye çıkması 18 Ağustos Pazartesi 08.00’i buldu. Bu saate kadar Woodstock Kalabalığı’nın büyük kısmının evine gitmiş olması gerekiyordu. Hafta sonu sona ermişti. Ancak kalmayı tercih eden azınlık gerçekten özel bir sabah yaşadı —Jimi ile kahvaltı, anlatılmaya değer bir performans. Bunun nedeni ona özel davranılması değildi. Çalmaya başladığında, konser alanının çevresindeki çalışanlar muazzam kalabalığın çöplerini temizlemeye başlamışlardı.
Festival organizatörleri konsere 150.000 kişinin katılacağını öngörmüştü ve muhtemelen beklediklerinin en az iki katı katılımcı geldi (belki de Joni Mitchell’in “Woodstock” şarkısında söylediği gibi “yarım milyon gücünde” bir kalabalık vardı) ve diğer lojistik imkanlar da kullanılamadı. Her gece gösteriler gün ağarıncaya kadar sürdü ve Pazar günü durmak bilmeyen yağmur nedeniyle Hendrix’in performansı ertesi güne sarktı. Kariyerinin en alışılmadık performanslarından biri olacaktı.
Konser sunucusu Jimi’nin grubunu “Jimi Hendrix Experience” adıyla anons etti ama Jimi hemen sunucunun bu hatasını düzeltti ve grubun adının “Gypsy Sun and Rainbows” olduğunu söyledi. O yılın başlarında Hendrix, 60’lı yılların ortalarında Londra’da kurulan The Experince grubundan ayrılmıştı. Jimi Hendrix Experience üç disk kaydı gerçekleştirdi, bunlardan ikisi Are You Experienced ve Electric Ladyland, popüler müziğin unutulmaz kayıtları arasındaki yerini aldı. Woodstock’tan bir kaç ay sonra, Hendrix, basçı Billy Cox ve Buddy Miles ile birlikte kurduğu yeni grubu Band of Gypsies’i tanıtacaktı.
Ancak o Ağustos günü Hendrix hala arayışlarını sürdürüyordu ve sabah saatlerinde sahneye adım attığında yanında Cox, The Experince grubundan davulcu Mitch Mitchell, gitarist Lary Lee ve iki perküsyoncudan oluşan bir grup vardı.
Bu grup Hendrix’in birlikte çaldığı en büyük grup olmanın yanı sıra en az ünlü olanıydı. Durum Hendrix’i alışık olduğundan farklı bir şekilde çalmaya zorlamıştı. Bu durum özellikle sonunda gitarın bir telini kopardığı “Red House”şarkısının yükselen ve incelen blues tarzı akorlarında belirgin hale geldi. Hendrix gitarının arızasını düzeltmeye uğraşırken Lee “Mastermind” şarkısında gruba liderlik etti, ardından Jimi en az onun kadar nefes kesici “Foxy Lady” ile dönüş yaptı.
Woodstock organizatörleri programlarının ne kadar aksadığını fark ettiklerinde, Hendrix’e gece yarısı çalmasını önerdiler ancak o bu teklifi reddetti. Bu andan itibaren tarihi bir olay gerçekleşeceği belliydi ve Hendrix ışığını ve efsanevi performansını saklamak istemişti. Artık kendisinden önce ortaya konulan mükemmel müziği uygun bir şekilde sonlandırmak istiyormuş gibi çalıyordu.
İki saatlik performansının ortalarına doğru, “The Star-Spangled Banner” parçasının da dahil olduğu bir bölüm başlattı. Ulusal marş Hendrix’in repertuarında uzun süredir yer alıyordu ve bu marşı kariyeri boyunca yaklaşık 50 kez çalmıştı ancak hiçbiri Woodstock’taki kadar uzun ve iniş çıkışlarla süslenmiş değildi. Performansı, Vietnam Savaşı haber sayfalarından tanıdığımız savaş jetlerinden gelen gürültülü geri beslemeyle doldu, sadece Jimi’nin müziğini daha öne çıkaran, rutin eşliğe ustaca değiştirerek JohnColtrane’e benzer şekilde daha itici bir şekilde destekleyen Mitchell the late Rashied Ali tarafından desteklendi. Kırk yıl sonra hala unutulmaz gitar performansları arasında bir numaradaki yerini koruyor.
Hendrix bu durumu performanstan birkaç hafta yapılan bir röportajda TV talk show sunucusu Dick Cavett’e “Ben bir Amerikalıyım tabii ki marşımı çalacağım” şeklinde açıkladı. Cavett, Hendrix’in performansını alışılmışın dışında olarak açıklamaya çalıştığında, gitarist bu açıklamayı düzeltti. “Alışılmışın dışında değil güzel olduğunu düşünüyorum”. Aslında, Woodstock Topluluğunu Amerikalı olmamakla suçlayan neslinin tüm karşıt üyeleri için Jimi’nin uygun bir cevabı vardı; onlar diğerleri gibi uyumlu olmak için yanıp tutuşmuyor, özgürlüğü kucaklıyorlardı. Woodstock son muhteşem Hendrix performanslarından biriydi. Hayatının son 13 ayında kaydının piyasaya sürülmesinden çok önce imzalamış olduğu bir sözleşmeyle ilgili davalarla ve Experince sonrası kurduğu grubu bir arada tutmanın zorluklarıyla uğraşmak zorunda kaldı.

Müzikal açıdan, aynı anda birçok yönde ilerliyordu: Jazz unsurları, art-rock ve diğer stiller Hendrix’in Woodstock sonrası döneminin bir çok gösterisinde ve canlı gösterisinde yerini aldı. Ancak Jimi’nin genel Woodstock performansı ve özellikle Ulusal Marş’a ısrarlı itirazı kariyerinde mükemmel bir noktadır. Özellikle, Woodstock’un ne demek olduğunu tam anlamıyla açıklıyordu. Bu nedenle bu 40. yıldönümü kutlanmaya değer bir olay.

SİNEMA DERGİSİ MAKALE (SİNEFİL-ANTRAKT)
-----------------------------------------------------------------

Ters Yüz: Geri Dönüşümlü Pixar
Ali Ercivan 
Pixar’ın, yaratıcılık krizini kendi lehine çevirmenin bir yolunu bulduğu Ters Yüz vesilesiyle bu büyük animasyon fabrikasının 20 yılı deviren tarihine kısaca göz atıyoruz.  
Pixar’ı animasyon sinemasının yıldızı yapan öykülerin, şirketin kurulduğu dönemde tüm yaratıcı ekibin bir araya geldiği bir yemekte geliştirildiği sır değil. Bahsi geçen isimlerden biri olan Andrew Stanton’ın vakti zamanında Vol-İ (WALL-E, 2008) filminin ilk tanıtım videosunda da açıkladığı üzere1 ekip 1994 yazında Oyuncak Hikâyesi (Toy Story, 1995) filmi henüz yapım aşamasındayken, Kaliforniya’nın kuzeyinde bir restoranda, bundan sonra ne yapacaklarına dair bir beyin fırtınası sonucu en ünlü filmlerinin birçoğunun fikirlerini geliştirmişler. Dolayısıyla bu filmlerin tematik bütünlüğü, neredeyse birbirlerini tamamlar hâlleri hiç şaşırtıcı değil. Büyüme teması bu ortak mevzuların başında gelir. Sadece çocukluktan ergenliğe veya yetişkinliğe giden yolculuk değil; İnanılmaz Aile (The Incredibles, 2004), örneğinde olduğu gibi orta yaş krizi ya da Yukarı Bak (Up, 2009) filmindeki gibi, yaşlılık, hayatın son demlerinde yitip gidenleri kabullenme gibi hiç de çocuk filmleriyle özdeşleşmeyecek meselelere bile el atmıştır Pixar animasyonları. Bu bağlamda Arabalar (Cars, 2006), bile bir olgunlaşma ve köklerinden ayrılıp yeni bir geleceğe doğru adım atma, yani yine bir yetişkin olma öyküsü şeklinde okunabilir. 2010’da vizyona çıkan Oyuncak Hikâyesi 3 (Toy Story 3), bütünlük arz eden bu on beş yıllık filmografinin son noktasıdır. Bir kazanda yakılmalarıyla noktalanacak son yolculuklarına giderken oyuncakların el ele tutuşup akıbetlerini kabullendikleri sekans, Pixar’ın, ölüm temasını da muazzam bir yalınlık ve çarpıcılıkla animasyon sinemasına yedirdiği bir zirvedir âdeta. Bebeklikten ölüme ulaşan bir döngünün kendi filmografileri içindeki sonucudur. Pixar yaratıcılarının büyük beyin fırtınasını gerçekleştirdiği restoranın 2012’de kapanmış olması gibi, o buluşmadan türemiş malzeme de bu filmle birlikte tamamlanmıştır. Pixar’ın duraklama, hatta tıkanma süreci de böylece başlamıştır.
2015 Sürprizleri
2010 sonrası Pixar filmlerinin hâli ortada. Nihayet kadın karakterleri merkezine almış ve belki bunun da etkisiyle sürpriz bir şekilde En İyi Animasyon dalında Oscar kazanmış olsa da 2012 tarihli Cesur (Brave) bile yapım şirketinin eski seviyesinin kat kat altındaydı. Dolayısıyla Pixar, çözümü devam filmleri geliştirmekte aradı. Henüz piyasaya sundukları örnekler sadece Arabalar 2  (Cars 2, 2011), (bu seriden türetilen ve doğrudan Pixar yapımı olmasa bile şirketten isimlerin yaratıcı ekipte destek verdiği daha küçük ölçekli) Uçaklar (Planes, 2013) ve Canavarlar Üniversitesi (Monsters University, 2013), olsa da Kayıp Balık Nemo’nun (Finding Nemo, 2003) devamı ‘Kayıp Balık Dory’, ‘İnanılmaz Aile 2’, ‘Oyuncak Hikâyesi 4’ hep yolda. Fakat 2015, bu yeni süreçte bir sürprizle karşımıza çıktı: iki adet yepyeni ve orijinal Pixar projesi! İyi Dinozor (The Good Dinosaur, 2015) için sene sonunu bekleyeceğiz ama ilk gösterimi Cannes Film Festivali’nde gerçekleşen asıl iddialı yapımları Ters Yüz bizde de dünyayla eşzamanlı olarak vizyon gördü. Kanımca, Pixar’ın içinde bulunduğu yaratıcılık krizinden çıkma çabasının hem olumlu hem olumsuz yönleriyle vücut bulduğu çok özel bir örneğe dönüştü.
Riley adlı bir kız çocuğunun zihninde geçiyor Ters Yüz. İlk yaşlarından itibaren çocuğun karakterini belirleyen neşe, öfke, umutsuzluk ve tiksinme gibi duygulara vücut veriyor Pixar. Filmin öykünü, insan zihnini kontrol eden bir merkezde bir arada çalışan duyguların, artık on bir yaşına gelmiş ve ergenliğin eşiğinde bulunan bu çocuğun büyük bir taşınmayla iyice allak bullak olan hâlet-i ruhiyesini idare etme çabaları oluşturuyor. Yani, bana sorarsanız son derece açık bir biçimde diyor ki Pixar: “İşinde başarılı bunca insan olarak, şirketimizin yaşadığı yaratıcı tıkanıklık sürecine çözüm aramak için oturduk; Pixar’ı Pixar yapan temaların bir dökümünü yaptık, bunları taze bir öykülemeyle nasıl yeniden tedavüle sokabiliriz diye kafa patlattık… Ama ne yalan söyleyelim, işin içinden çıkamadık! Sonra aklımıza cin bir fikir geldi. Bu temalardan yeni bir öykü türetemiyorsak, biz de o temaları bodoslama filmin malzemesi yapalım! Yani o temaları birer karaktere dönüştürelim! Büyümeye başlayan bir kızın kafa karışıklığı ve umutsuzluğu, onun zihninde yaşayan ‘emo’ bir kız olarak vücut bulsun. Çocukluğa özgü o neşesi bu yeni hisler karşısında afallayan başka bir karakter olsun. Bu hem dilediğimiz kadar geniş bir yaratıcı alan sağlar bize hem de orijinal bir iş olarak algılanır, yapıbozumculuğa kadar gider bunun ucu…” Siz ister zekice bir fikir deyin ister kurnazlık, Pixar kendi yaratıcı tıkanıklığını lehine işletmenin yolunu bulmuş Ters Yüz filminde. Önemli olan ortaya çıkan sonuç denirse de susarım çünkü karşımızda gerçekten Pixar’ın en iyi işleriyle boy ölçüşebilecek nitelikte, hem eğlenceli hem de yer yer son derece dokunaklı bir yapım var. Büyümenin nasıl bir şey olduğuna dair belki fazla dolaysız ama yine de gayet sahici. Rüyaları, havsalamızı, zihindeki soyut duyguları, hedef kitlesi olan çocukları da kaybetmeden pratik ve yaratıcı yöntemlerle perdeye yansıtabilmiş. Bir noktadan sonra ister istemez bir özgün fikirden diğerine koşarken kendini, ele aldığı fikirlerin cinliğine fazla kaptırdığını söylemek mümkün ama bu bile Ters Yüz’ün eşsiz bir macera olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kaldı ki cümbüşün içinde, büyümeye dair trajik detayları da es geçmiyor film. Büyümek o kadar değerli şeyleri unutmak ya da geride bırakmak ki bir yandan… Mesela Riley’nin zihninin derinliklerinde karşımıza çıkan, küçük kızın bebekliğindeki hayali arkadaşı fil-kedi-yunus melezi Bing Bong’un fedakârlığı, Oyuncak Hikâyesi 3’ün ‘Ölüme Giden Oyuncaklar’ sekansı kadar sarsıcı olmasa da o malzemenin geri dönüştürülmüş hâli olarak yine de yürek paralıyor.
Peki, tekil olarak bu film iyi sonuç vermiş olsa da (gişesi de olağanüstü başarılı olacak gibi görünüyor) Pixar’ın geleceği için umut vermeye yetiyor mu? Önümüzde bizi yine ardı ardına devam filmleri beklerken (Ters Yüz’e yapılacak bir devam filmi de listeye eklenir yakında), yaşadıkları tıkanıklığı bir fırsata çevirme zekâsı tek başına Pixar’ı kurtarmaya yetecek mi sahiden? Umutlu olmaya çalışarak bekliyoruz diyelim.

19 Kasım 2015 Perşembe

LAYOUT TASARIMI > "UZUN LİSTELER EGZERSİZİ"

KULLANILACAK METİN
-------------------------------------------------------------------

Tasarımcılara en çok söylenen 10 büyük yalan!
MARK W. LEWIS 


1- Bunu bizim için ucuza yada ücretsiz yap, bir sonraki projede telafi edelim!
Saygın hiç bir iş sahibi daha sonra ödenmek üzere yada ücretsiz olarak emeğini ve zamanını vermez. Bir tesisat ustasına “Bu seferlik lavaboyu bedava ver ve yerine monte et, bir dahaki lavabo ihtiyacımızda telafi ederiz!” dediğinizi hayal edebiliyor musunuz? Bu tip müşteriler muhtemel bir sonraki işte zaten sizi aramayacaklardır.
2- Son halini görmeden asla ücret ödemeyiz!
Bu, müşterilerin sizden avans istemenizi engellemek için kurduğu bir tuzaktır. Hemen her tür işte önce avans verilir ve ondan sonra işler devam eder. Müşterinizle devamlılık arzeden bir ilişkiniz olması durumunda farklı davranabilirsiniz ancak yeni bir müşteri asla ücretinizin bir kısmını ödemeden çalışmalarınızı görmemeli.
3- Bu işi bizim için yap, senin için iyi referans olur, işlerin açılır!
En büyük yalanlardan biri. Aynı şeyi lavabocuya söylediğinizde, size vereceği yanıt, “İşimi kusursuz yapsam bile farkedilmek için bunu size bedavaya mı yapmam gerek?” olacaktır. Ayrıca işi bu şekilde yaptıran işveren etrafındakilere projeyi ne kadar ucuza çıkardığını böbürlenerek anlatacaktır. Çevresinden sizi yeni bir iş için arayan olsa bile muhtemelen size diğer işten aldığınız ücreti önereceklerdir.
4- Seninle çalışıp çalışmamaya henüz karar vermedik. Ama tasarımları burada bırak ben ortağımla, yatırımcımla, karımla, patronumla görüşeyim.
Bunu söyleyen kişi çalışmalarınızı teslim aldıktan sonra 15 dakika içinde diğer tasarımcıları arayarak fiyat bilgisi isteyecektir. Geri aradığınızda size ona verdiğiniz fiyatın çok yüksek olduğunu ve x bir tasarım firmasının daha uygun fiyat vererek işi aldığını söyleyecektir. Elbette onlar ucuz olacak, çünkü siz zaten saatlerce çalışarak ön çalışma ve danışmanlık hizmetini ücretsiz olarak verdiniz. Sözleşme yapana kadar hiç bir yaratıcı çalışmayı müşterinin ofisinde bırakmayın!
5- Proje iptal olmadı, sadece ertelendi. Hesabımız açık kalsın 1-2 ay sonra devam ederiz!
Muhtemelen etmeyecektir. İşte duraksama varsa muhtemelen o proje cansızdır. O ana kadar yaptığınız kısmın ücretini almamanız ise büyük hata olacaktır. İki ay sonra geri aradığınızda o proje ile ilgili olarak başka biri atanmış olabilir ve bilin bakalım! Bu yeni atanan kişi sizin adınızı bile duymamış olabilir!
6- Sözleşme mi? Ne sözleşmesi, biz arkadaş değil miyiz?
Birşeyler yanlış gidene dek elbette arkadaşız. Akabinde senin takım elbiseli aşağılık benimde gerzek tasarımcı olmamam için sözleşme şart. Ancak yaptığınız işler için para ödenmemesini bekliyorsanız o sizin bileceğiniz iş. Saygın her iş sahibi mutlaka sözleşme yapar. Siz de yapmalısınız.
7- Faturayı iş üretildikten sonra kesip gönder!
Özellikle baskılı işlerde, eğer uygulama ya da basımını sizin yapmadığınız bir iş için, neden başkasının iş bitiş tarihini bekleyesiniz ki. Siz zaten tasarımınızı teslim ettiniz ve kabul edildi. O zaman faturanızı kesebilirsiniz. Bu sizi başka türlü bir bekletme taktiği olabilir. Müşteriniz işin tasarım sonrası aşamalarında ortaya çıklacak sorunları çözebilmek için sizi bekletiyor olabilir.
8- Senden önceki şu kadara yapmıştı…
Tamamen alakasız bir söylem. Eğer daha önceki çok iyi bir iş çıkarmış olsaydı şu an sizinle değil onunla konuşuyor olmaları gerekirdi. Bir öncekinin ne kadar ücret aldığı yada talep ettiği sizi hiç ilgilendirmemeli. Piyasanın altında ücret talep edenler yakında bu piyasadan ayrılacak demektir; ya iflas edeceklerdir ya da sektör değiştireceklerdir.
9- Bu iş için bütçemiz belli değil...
İnanılmaz değil mi? Adam araba almak istiyor, hiç araştırmadan alacağı araba için ne harcayacağını biliyor. Her proje belli ölçekte bir ücrete karşılıktır. Daha az paraları varsa siz de karşılığında daha az çalışarak işi çıkarabilirsiniz. Ama bunu onların anladığından emin olun. İşi basitleştirerek sunacağınız bütçeyi kısın.
10- Finansal sorunlar yaşıyoruz, işi teslim et, biz biraz kazandıktan sonra ödemeni yapalım!
Tabii ki, ancak ödeme yapılacaklar listesinde en alt sıralarda olduğunuzu bilin. Bir firma kötü gittiğini açıklayabiliyorsa emin olun göründüğünden çok daha kötü durumdadırlar. Ayrıca bir banka olmadığınızı unutmayın geciken ödemeler ile ilgili olarak size ek ödeme yapılmasını isteyin.

18 Aralık 2014 Perşembe

LAYOUT 1 / ÇOKLU SÜTUN İLE SAYFA DÜZENİ (FİNAL PROJESİ)

Sevgili dostlar, aşağıdaki metni ve görselleri, belirlediğiniz bir grid sistemi üzerinden iki sütunluk metin alanı kullanarak yanyana iki sayfa (A4) üzerinde düzenleyin.

NOT: Sunum açık iki sayfa görünümünde olacak (yatay bir A3!).

M E T İ N //

Kulaklarınıza İnanamayacaksınız

Sevin Okyay

Ne denir ki? Zaten yıllardır diyecek hiçbir şey bulamıyoruz, kayıtların ölümsüzleştirdiği sesini yüreğimiz burkularak dinliyoruz. Güzel yüzün fotoğraflara miras kalmış, şarkı sözlerin de yüreklerimize. 

Yaygın kanaat buydu. Senin yaptığın ya da senin yaptıklarından derlenmiş albümlerin hepsi, benzer duygularla tavsiye edilmiştir: ‘Kulaklarınıza inanamayacaksınız.’ İnanmakta da hep zorluk çektik zaten. Jeff Buckley büyüsünün o ‘hüzünlü’, ‘meleksi’ seste mi, o sesin kullanılışında mı olduğu konusunda da rivayet muhteliftir. Yoksa şarkı sözü niyetine kabul ettiğimiz güzelim şiirlerinde mi? 
29 Mayıs’ta sana bir selam göndermeye hazırlanıyordum. Ne de olsa, sen Wolf River’ın sularına yürüdüğünden bu yana aradan tam 10 yıl geçmiş. Atlamışım, işe bak. Seninle ilgili içimde hep bir eylül duygusu olmuştur aslında. Belki de bu yüzden. Oysa Peyote’de toplananlar, 10’uncu yılın nedeniyle seni anmış da. Neyse ki albümün çıktı işte, ben de ayıbımı telafi edebiliyorum. ‘So Real: Songs from Jeff Buckley’ de, tıpkı diğerleri gibi, ‘kulaklarınıza inanamayacaksınız’ takdimini hak eden bir albüm. Daha önce yayımlanmamış iki şarkı, bir koleksiyon parçası, bildiğimiz şarkılar. Hepsi 73 dakika: Last Goodbye, Lover, You Should’ve Come Over, Forget Her, Eternal Life, Dream Brother, The Sky is a Landfill, Everybody Here Wants You, So Real, Mojo Pin, Vancouver, Je N’en Connais Pas La Fin, Grace, Hallelujah, I Know It’s Over... Bu albüm Jeff Buckley’ı tanımayan herhangi birinin eline geçerse, hemen ardından da ‘Grace’i ve ‘Live At Sin-e’yi dinlesin. Sonra da ‘Sketches...’ ile ‘Mystery White Boy’u. 
Aslında tek ‘gerçek’ albümün, tüm titizliğinle mükemmel hale getirdiğin ‘Grace’tir, hayranların için değerine paha biçilmez bir kayıttır. ‘Live At Sin-e’ de başka albümlerle kıyaslanmaz ama, topu topu dört parçadan oluşur. 
Yıldızlıkla hiç alışverişin olmasa da, New York avangard kulüplerinde bir yıldız gibi doğmuştun. Genç yaşta ölmüş kült şarkıcı Tim Buckley’in oğluydun, beklentiler ve mukayeseler söz konusuydu. Halbuki, duruşunuz benzese de müziğiniz benzemez hiç. Los Angeles’te bir süre müzik eğitimi görüp , bir süre de çaldıktan sonra New York’a geldin. Pek sevdiğimiz Captain Beefheart vasıtasıyla da tanıdığımız gitarist Gary Lucas’la birlikte, Gods & Monsters’ı oluşturdunuz. Kulüplerde, kafelerde çalmaya başladın. Çok geçmeden Columbia ile bir anlaşma yaptın, ‘Live At Sine’ çıktı, çok iyi karşılandı. Zaten eleştirmenlerin, dinleyicilerin ve meslektaşlarının beğendiği bir müzisyen olmuşsundur hep. Bir yıl sonraki ‘Grace’ ise, ondan bile iyiydi, aslında müthişti. Onun ardından, geçici olarak ‘My Sweetheart, the Drunk’ adı verilen bir sonraki albümüne malzeme toplamak için uzun bir ara verdin. 1997 baharının sonunda ise nihayet Memphis’te kayıt için çalışmaya başladın. 29 Mayıs gecesi bir arkadaşınla Mud Island Harbor’a gittiniz. Canın Mississippi’de yüzmek istedi, giysilerinle suya girdin, yürüdün, birkaç dakika sonra dalgaların arasında kayboldun. Kanında alkol yoktu, uyuşturucu yoktu, gitmiştin. Hepsi bu kadar. 

Ne denir ki? Zaten yıllardır diyecek hiçbir şey bulamıyoruz, kayıtların ölümsüzleştirdiği sesini yüreğimiz burkularak dinliyoruz. Güzel yüzün fotoğraflara miras kalmış, şarkı sözlerin de yüreklerimize. Senin ölümünün üçüncü yılında yazdığım yazıda, “Şarkılarındaysa hüzünle mucize hep yan yana duracak. Vaktiyle aramızda oluşunun saf güzelliği, bizi anmaya ve kutlamaya itiyor” demişim. Hâlâ öyle. “Ve adımı boğduklarını hissediyorum / Bilmesi ve bu öpücükle unutması öyle kolay ki / Gitmekten korkmuyorum ama çok, çok yavaş.” Evet, Jeff, ay, bulutlar seni uçurabilsin diye biraz daha kalmak istiyor; kapıdan bakınca, cenazede yas tutanlar üstüne yağan yağmuru görüyorsun ve “Ah sevgilim, gelmeliydin / Çünkü çok geç değil,” diyorsun; “Şimdi yolumda Ebedi Hayat var” da diyorsun. “Nefrete zaman yok, sadece sorulara var / Aşk nerede, mutluluk nerede, Hayat nedir, barış nedir?” 

G Ö R S E L L E R //





24 Kasım 2014 Pazartesi

BYT01 2014-2015 / "Müzik Dergisi"

Sevgili dostlar, bir müzik kültürü dergisi için logo, sayfa düzeni ve kapak çalışması yapacağız. 

Dergimiz belirli bir türe odaklanmayan, popüler müzik dergisi. Ancak dikkat popüler kültür değil, popüler müzik dergisi; bu bağlamda alternatif olarak adlandırılabilecek ancak müzik gündemi içerisinde kendine yer bulan türler de derginin konusu olabiliyor. Hedef kitlesini netleştirmek adına şunları söyleyebiliriz; bu derginin okurları yerli-yabancı konserleri takip eden, canlı müzik dinleyen, üniversite mezunu ya da öğrencisi ve aynı zamanda sadık birer Radyo Eksen, Joy FM, Zeplin, Virgin Radio dinleyicileri. 


Logo için fazla enerji harcamayın, doğru çalışan, kolay algılanan, yaratacağınız konsepte uygun bir tasarım yetecektir. Bunun dışında yapacağımız sayfa düzenleri ve kapak çalışmalarının detayları aşağıda. 


Derginin adı aşağıdaki seçeneklerden biri olacak; dilediğinizi seçebilirsiniz:

- STEREO
- GÜRÜLTÜ
- SHUFFLE

Projenin parçaları ise şöyle:

- İçindekiler (1 sayfa)
- Makale (Aşağıda göreceksiniz / 4-6 sayfa / sol sayfadan başlayacak!)
- Kapak (İki farklı sayı için)

ÖNEMLİ NOT: Tüm çalışma için kullanacağınız görselleri kendiniz bulacaksınız; görsel adeti ve kullanım şekli size kalmış. Çözünürlüğe dikkat!!


KULLANILACAK METİNLER:


----------------------------------------------------------
İçindekiler Sayfası:
----------------------------------------------------------

Derginin Künyesi (Herhangi bir süreli yayının künyesini kullanabilirsiniz)

• Lenny Kravitz: Yeni başlar gibi!
• KISA KISA
• YETENEK AVI
Wolfmother
• YENİ ÇIKAN ALBÜMLER
NATALIE IMBRUGLIA
SUGABABES
BREAKING BENJAMIN
• Ölmeden önce gidilmesi gereken festival: Sziget
• MANGA ödülü kaptı! Türk rock grubu Manga, MTV Avrupa Müzik Ödülleri töreninde "Avrupa'nın en iyi sanatçısı" seçildi.
• Benim Hikayem: Ayben Bu ayki konuğumuz Ayben; samimi bir dille çocukluğunu, ilk aşklarını ve okul hayatını bizlerle ile paylaştı.
• Bir Efsane: Mi Kubbesi 1997'de “Mi Kubbesi” adlı ilk albümünü çıkartan Nekropsi, 1998’deJimmy Page - Robert Plant konserinin konuk topluluğu oldu.
• KİTAP
''Kendimi Durduracak Değilim'' Uykusuz dergisinden tanıdığımız Fırat Budacı'yla dergide çıkan yazılarından derlediği ''Kendimi Durduracak Değilim'' adlı kitabının çıkması üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.
• SAHAFTAN
Nektar-Boston Tapes 1970
Cem Karaca/Dervişan-Yoksulluk Kader Olamaz 1977
• MYSPACE ALEMİ
• HIFI BULMACA


----------------------------------------------------------

Makale Sayfası:
----------------------------------------------------------

ÖLMEK İÇİN ÇOK ERKEN, YAŞAMAK İÇİN ÇOK GEÇ
Egosantrikrapsody

Jeff Buckley kendisi de başka bir efsane olan Tim Buckley ile Mary Guibert’in oğlu olarak 17 kasım 1966’da yolunu şaşırıp bizim dünyamızı kısa bir süreliğine aydınlatmış,1997’de bir nehirin sularına gömülüp çekip gitmiştir. İlk gitarını 5 yaşında çalmaya başlamış. Baba Tim Buckley olunca yetenek kaçınılmaz oluyor tabi. Babası 27’ler kulübüne katılana kadar onun soyadını kullanmamış. Ondan sonra babasının soyadını kullanmaya başlayarak ilk albümü olan Grace’i  çıkarmış; bu onun hayattayken çıkardığı ilk ve tek albüm.
Benim kendisiyle tanışmam şöyle oldu; büyük bir Coldplay fanı olarak baktık gördük ki en sevdiğimiz Coldplay parçalarından Shiver Jeff Buckley’in Grace adlı parçasından esinlenilerek yazılmış. Biz de kimdir nedir bu Jeff Buckley derken şarkılarını dinlerken bulduk kendimizi. Uzun zaman hiç dinlememiştim. Bir gün yağmurlu bir günde okul dönüşü yorgunluğu ile kafamı cama yaslamışım, yani tüm romantik ambiyans tamam kulalıkta birden bu adam “Forget Her” diyor. Şarkı bitince ben bildiğiniz anime karakterleri gibi oldum. Gözlerim kocaman açıldı, yorgunluk falan kalmadı birden. Bir iki derken eve gidene kadar yaklaşık on kere Forget Her’i dinledim. Sözlerine de dikkat ettikçe nasıl bir kadının Buckley’e bu sözleri yazdırdığını düşündüm. Hatta biz bile düşündük, nasıl bu kadar acı çekebilir insan, bu sözler nasıl bir halet-i ruhiyeden çıkar diye kafamızı meşgul etti. Herhalde kendisi de bu şarkı ile birlikte toplu intiharlar görüleceğini anlamış olacak ki hiçbir albümüne koymamış, ölümünden sonra yayınlanmış.
Grace’i  dinleyip ciğerleri dağlanmayacak ademoğlu bilmiyorum ya da isyan etmeyecek; hele de şarkının ortalarına doğru artık coşan Jeff Buckley’in sesiyle. Önce sanki bir mutluluk başlıyor şarkıyla yani melodi sanki mutlu bir şarkı başlayacakmış etkisi yaratıyor ama o inleyen sesi duyunca anlıyorsun ki bu şarkı başka. Bir daha asla peşini bırakmıyor insanın.Sözleri de adam akıllı dinlenince nereye düştüm yahu ben diyor insan. Kendisi bu şarkı için “this is about another dream, its about not feeling so bad about your own mortality when you have true love” diyor canlı performansta; varın siz anlayın gerisini. Hele bir de tüm bunlar yetmiyormuş gibi şarkının klibi ve bir de canlı performansı var ki akıllara ziyan. Aşk acısı falan yaşıyorsanız şu sıralar yukardaki şarkıdan da uzak durun derim ben.
Hollywood sağolsun her bulduğu filme koymuştur şarkıyı ama etkisi her daim baki. Bir de onlarca coverı vardır bu şarkının. Pek sevilir, sayılır, tutulur. Sözlere bakmayın ama o tüm neşeli hava dağılabilir. Melodiye odaklanın siz. Zevk verir. Biri Jeff Buckley’in şarkıları için demişti “hayatın küçük ama etkili mutluluklarından” diye altına imzamı atarım ben de.
Sanmayın Buckley hep ağlak şarkılar yazıyor, insanın içini gam keder bağlatıyor; kendisinin rockçı olduğunu gösterdiği daha doğrusu, ben hep romantik, içli delikanlı olacak değilim, hele bir gitarımı elime alayım arkadan davul ritimleri de gelsin, sesim de eşlik etsin siz de ölüp bitin dediği şarkıları da vardır.
Buckley, çok değerli cover’lara da imza atmış. Örneğin Leonard Cohen bestesi olan “Hallelujah”ı bir söyleşi vardır insan bir huzurla dolar bir anda ve her yerde hallelujah diye dolaşmaya başlarsınız. Leonard Cohen’in gücüne gitmesin ama sanırım Buckley’in yorumu daha bir lezzetli. Bir de kendisinin de çok sevdiği bir Edith Piaf şarkısı olan “Je n’en connais pas la fin”i cover’lamıştır. Bu şarkıyı da türk filmlerinin sevinçli anlarında duymanız olasıdır. Yine Jeff abi şarkıyı söylerken yeteneğini konuşturmuş.
Buckley aynı zamanda sufi müzikle de yakından ilgileniyormuş. Zorlu geçen gençlik yıllarından sonra depresyondan “benim Elvis’im” diye bahsettiği önemli qawwali icracısı Nusret Fateh Ali Khan sayesinde kurtulduğunu söyler. Qawwali müziği, Pakistan ve Hindistan çevresinde peygamber ve arkadaşlarına naat, mersiye, methiye okuyanlara verilen admış. Buckley, Nusret Fateh Ali Khan’ın “Yeh Yo Halka Saroor Hai”yi yorumlamış. Şarkının sözlerini internittine bulabilirsiniz. Tavsiyem, tüm bu harika performansları görmek için Live At Sin-e’yi izleyin.
Son zamanlarda hayatı ile ilgili çekilecek filmde kim oynacak tartışmaları vardı. Herkes gibi benim de gönlümden geçen James Franco’ydu. Kardeşi olsa bu kadar benzemezdi herhalde. Söylendiğine göre James Franco hali hazırda filmler çektiği için yoğun olduğunu öne sürerek oynamak istememiş. Keşke olumlu bir cevap verseymiş demekten kendimi alamıyorum!
Çekilecek filmin adı “Greetings From Tim Buckley”. Jeff Buckley’i Gossip Girl denen dizide Dan’i oynayan -pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim- Penn Badgley oynayacakmış. Bir ara Alacakaranlık serilerinde oynayan Robert Pattinson tırtının oynayacağı söylentisinden sonra Penn Badgley’nin oynaması yüreğime su serpti. Film 2012’de vizyona girecek. Umarım aktör rolünün hakkını verir de biz hayal kırıklığına uğramadan ayrılırız filmden.
Sağlığında çıkardığı tek albüm olan Grace’in yanı sıra ölümünden sonra annesinin arkadaşlarının ve de plak şirketinin yardımıyla hazırlıklarının sürdürürken öldüğü Sketches For My Sweetheart The Drunk stüdyo albümü 1998’de çıktı. Bunun yanı sıra live konser performanslarını içeren dvdler, yeni şarkılar eklenerek çıkarılan albümleri de mevcut.
Bu bir makale değil de radyo programı olsaydı kapanışı Jeff Buckley ile ilgili bir şeyler bakarken keşfedip bayıldığım “Everebody Here Wants You” ile yapardım. Mümkünse yazıyı okuduktan sonra bu güzel şarkıyı sözlerini de bir yerlerden bulup bakarak dinleyin, tavsiye ederim. Esen kalın.


----------------------------------------------------------
Kolay gele!

22 Nisan 2013 Pazartesi

PROJE: ETKİNLİK AFİŞİ


Sevgili dostlar, tasarım kültürü ile ilgili seminer dizisi için tipografik bir afiş tasarlayacağız. Tasarlayacağımız afiş etkinlik programının detaylarını da içerecek, yani izleyiciler afişe bakarak hangi konuşmacının kim olduğunu ve ne zaman, nerede konuşacağını öğrenecek; dolayısıyla yapacağınız düzenleme aynı zamanda afişin görsel konseptini de oluşturacak; 
1- Afiş 50 x 70 cm/dik format olacak.
2- Çalışmaları
dilediğiniz renkleri kullanarak hazırlayabilirsiniz.
3- Çizgiler ve geometrik şekiller kullanabilirsiniz; ancak başka görsel öge kullanmak yok! (fotoğraf, illüstrasyon, desen, doku vs.)

AFİŞTE YER ALACAK BİLGİLER
--------------------------------------------------------


TASARIM KONUŞMALARI
7-10 Mayıs 2013
DEÜ DESEM Bordo Salon Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük Binasi Alsancak İZMİR

Şükrü TERZİ 
7 Mayıs Salı / 16:00 
1994 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım bölümünü bitirdi. Mezun olduktar sonra İstanbul’da 10. KÖY reklam ajansında sanat yönetmeni olarak çalışmaya başladı. Devlet bursu ile 1996 yılında master yapmak üzere Amerika’nın New York şehrinde Pratt Institute’e yazıldı. Terzi, şu anda Marka Sanatı isimli kendi danışmanlık firmasında çeşitli markalara marka, strateji ve yaratıcı danışmanlık hizmeti vermektedir.

Murat CELEP
8 Mayıs Çarşamba / 16:00
Marmara Üniversitesi BYYO Radyo-TV bölümünden mezun oldu. Tasarımlarına; aralarında Novum, Etapes, Logolounge, noAH gibi yayınlar olmak üzere ABD, Almanya, Fransa, Japonya, G. Kore ve Çin’de çeşitli yayınlarda yer verildi. Kurumsal kimlik tasarımı, ambalaj tasarımı, kitap tasarımı alanlarında yoğunlaşan çalışmalarını 1997 yılından itibaren kurucu ortağı olduğu Deney Tasarım’da sürdürmektedir.

Çağrı ÇANKAYA 
9 Mayıs Perşembe / 16:00
Dokuz Eylül Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünden mezun oldu. İstanbul’da çeşitli reklam ajanslarında çeşitli dünya markalarının reklam kampanyalarında sanat yönetmeni olarak çalıştı. İstanbul macerasından sonra hayalindeki yaşamın bu olmadığına karar vererek sadece tasarım gücünü kullanarak hayatta kalacağı “Designer On The Road” adlı dünya turu projesine başladı. Halen iki uluslararası tasarım dergisine yazılar yazıyor ve yeni projelerini planlıyor.

Sait MADEN 
10 Mayıs Cuma / 17:00 
Şair, çevirmen, yayıncı, ressam, fotoğrafçı ve grafik tasarımcı Sait Maden, 1931’de Çorum’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Çorum’da tamamladıktan sonra, içindeki resim ve şiir tutkusunun peşinden İstanbul’a geldi. 1949–55 yılları arasında İDGSA Resim Bölümü’nün Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesinden mezun oldu. Türk grafik tasarımının yaşayan en büyük ustalarından olan Maden halen İstanbul’daki atölyesinde değişmeyen titizliği ile mükemmelin peşinde koşmaya devam etmektedir.